kampfplatz'tan [12. Sayı]





“Georg emin olabilirsin, Rusya’da ve burada Batı’da, tüm insanlar kendilerini ellerinden tutulmuş gibi hissedecekler, altüst olacak ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaklar ve büyük birleştirici Düşünce’de Selameti tanıyacaklar (…). Herkes yeniden hizmet ve dua edebilecek ve herkes inancımın gücünü anlamış olacak ve gündelik hayatın en küçük anlarında dahi Mit’in yeni çocukluk ve gençlik çağının içinde, yeni Ortaçağ içinde ve ebediyetle yeni kavuşmanın içinde bir kozaya sarılmış gibi muhafazada olacak. Ben Paraclet’im [Kutsal Ruh] ve gönderildiğim insanlar Tanrı’nın geri dönüşünü kendilerinde yaşayacak ve onu anlayacaklar”


“Hayal gücünün katledildiği” modern zamanlardan çıkışın mesiyanik bir tarzda muştulandığı bu satırlar, 26 yaşındaki Bloch tarafından 1911 yılında Lukács’a yazılan mektupta yer alıyor. Geleceğe ötelenmiş bir kurtuluşa/selamete duyulan güçlü bir inanç duygusunun eşlik ettiği bu kelimelerin taşıdığı coşku, o zamanlar “tanrısı tarafından ele geçirilmiş” genç bir düşünürün doksan iki senelik yaşamına da idea innate olarak damgasını vurdu. “İnsan bilincinin temel bir hattı” ya da epistemolojik olarak düşüncenin “iç uğultusunda” sınırlanmış olmaktan çok “nesnel gerçekliğin belirlenimi” formunda bir ilke olarak düşünülen Umut, tanrısal kayradan maddedeki imkâna aktarıldığında da Bloch için düşüncenin formu açısından büyük bir değişiklik söz konusu değildi; yeter ki felsefede ya da siyasetteki “statik cinnet” tarafından ele geçirilmesinler; ultimum şeklinde ıralanmasınlar.


1918 yılında yayınlanan Ütopyanın Ruhu’ndan 1975 yılındaki son eseri Experimentum Mundi’ye kadar, en bilinenlerini Thomas Müntzer: Devrimin İlahiyatçısı (1921), İzler (1930), Bu Zamanın Ruhu (1935), Özne-Nesne: Hegel Hakkında Aydınlatmalar (1951), İbni Sina ve Aristotelesçi Sol (1952), Umut İlkesi (1954-1955), Doğal Hukuk ve İnsan Onuru (1961), Hıristiyanlıktaki Ateizm (1968) başlıklı kitapların oluşturduğu Bloch külliyatı genellikle “ütopik totum”, “novum/ultimum”, “umut”, “henüz-varlık olmayan/bilincinde olunmayan” gibi geleceği kuramsal açıdan önceleyerek şimdi ve buradayı sonlanmışlık ve tamamlanmışlıktan kurtaran bir militan iyimserlikle ya da teolojik ve mesiyanik geleneklerin içinde bastırılmış ve ultimum niteliğindeki vaatlerle manipüle edilmeyi ifade eden “ütopik artık”, “heretik”, “binyılcı” vb. kavramlar/teorik eğilimler çerçevesinde incelenir. Diğer taraftan özellikle estetik tartışmalarına odaklananlar açısından da Bloch, daha çok Brecht ve Lukács’la sert bir çaprazlama polemik şeklinde yürüyen ve dostluklarını dahi etkileyen gerçekçilik ile dışavurumculuk arasındaki gerilimle ilgiye mazhar olur. Sistematik olmayan yazım tarzı, dipnotlara paye vermeyen heyecanlı ve hızlı aktarımı, düşüncesinin odağındaki temayı birden çok konuya bölmesinden kaynaklı kendisine sıfat olarak yakıştırılan “gevezeliği”, Weber ve Simmel’den beri dillere pelesenk olan “kibri” bir yanda, uluslararası Marksist siyasetin konjonktürel ilgisinin, (çağın ihtiyaçlarının zorunlu bir sonucu olarak) devlet ve hukuk kuramları aracılığıyla Gramsci ve Althusser arasındaki polemiğe odaklanması diğer yanda. Tüm bunlar birleştiğinde, Bloch’un 70 yıla varan yazın hayatında ortaya çıkmış binlerce sayfanın oluşturduğu bu yekûnun derinlerinde –gözleri kamaştıran o ilk kavramsal yığının parlaklığından gayrı– üstü örtülmüş daha güçlü bir dip akıntısı olsa gerek düşüncesine kapılmamak mümkün değildir.

Nitekim vardır da…

Habermas’ın hem “suçlama” hem de “nükte” barındıran Marksist Schelling ifadesinin barındırdığı polemik kapasitesinin geniş çeperi içinde merkezi kategori olarak yer alan madde, Bloch’u anlayabilmek için son zamanlarda nihayet daha yoğun olarak kullanılır oldu. Onu anlamaya dair bu perspektif ve daha ileri giderek sorunsal değişimi Bloch metinlerini okumada kullanılan kavram sandığını/alet çantasını da değiştirdi: “imkân”, “mümkün”, “nesnel ve reel mümkün”, “form”, “koşullama-zorunluluk-olanak” vb. kavramlar dikkatleri artık Ütopyanın RuhuBu Zamanın Ruhu ya da Thomas Müntzer: Devrimin İlahiyatçısı çalışmalarından İbni Sina ve Aristotelesçi Sol’a, Umut İlkesi’nin “İmkân Kategorisinin Tabakaları” bölümüne ve Experimentum Mundi’de kategorilerin materyalist yeniden analizine doğru çevirdi.

Materyalizmin aydınlanma dönemindeki doğanın maddi varoluşu ile düşüncenin öznelliği arasındaki bir ayrımdan doğru belirlenim kazanmış formuna ilk müdahale zannedildiği gibi toplumsallık nosyonu çerçevesinde kurulan bir teorik-politik pozisyonla Marx’tan gelmez. Marx’ın müdahalesi daha çok, materyalizmin aydınlanmacı biçimine karşı maddi varoluşumuz ile tinsel varoluşumuzu birbirinden ayırarak materyalizmin toplumsallığın içine sızmasını önlemeye yönelik, idealizm tarafından geliştirilen düalist ontolojinin tinsellik ve maddi olan arasındaki mutlak ayrıma dayalı ilk müdahalesine, doğa ve doğal varoluşumuzun en temel etkinliği olan emek kategorileri ile ıralanmış bir karşı-müdahaledir. Materyalizmin toplumsallık aracılığıyla özneyle karşılaşması varolanların birbirini belirleme/koşullama ilişkilerinin de klasik doğa nedenselliğinin dışına taşınmasını gerektiren yeni bir kavramsal ve kuramsal çerçeveye ihtiyaç duyar. Bloch, Marx sonrası materyalizm tartışmalarının bu çerçeveyi geliştirmede hem başarısız olduğunu düşünür hem de geliştirilmiş olan materyalist tarih anlayışının, nesnesi değiştiği halde, doğanın hareketinden devşirilmiş eski materyalizmin nedensellik formunu kullandığı düşüncesi/eleştirisiyle maddeyi Aristotelesçi teorik izleğin düşünce tarihi içindeki geliştirilmesi aracılığıyla ele alır. Aristoteles’te form karşısında pasif bir imkân olarak gözüken maddenin gittikçe nasıl formun zemini/ üreticisi haline geldiğini İbni Sina ve İbn Rüşd’ü merkeze alarak tartışmaya açan Bloch böylece, hem Marx’ın, materyalizmi sadece doğal varoluşa sıkıştırmaya çalışan idealizme müdahalesinin ayrımını açık kılar hem de Marksist materyalizmin 1900’lerde ekonomizme dönüşmüş biçimlerine ve maddenin pasif bir varoluşuna dayanan iradeci siyaset kuramlarına eş zamanlı karşı çıkar. Açıktır ki bu karşı çıkışın Marksizm’in belirli yorumlarına dair teorik zeminde yıkıcı bir etkisi olacaktır.

Blochçu tartışmanın dip dalgalarının hissedildiği bir diğer alan da diyalektiğin Marksizm içindeki konumuyla alakalıdır. Marx’ın materyalizminin özgül ayrımını gözden kaçıran ilk dönem Marksizmi benzer bir başarısızlığı diyalektik konusunda da yaşamıştır. Materyalist tarih anlayışına eklektik biçimde montajlanan diyalektik, Hegel’in Tinin FenomenolojisiMantık BilimiFelsefe Tarihi’nin özellikle “Giriş” bölümlerindeki ve Marx’ın da Grundrisse ve Kapital’deki inceliklerini, nüanslarını kaybederek mistik bir tarih kurgusunun dominosuna dönüştürür. Maddeyi koşullayan değil de bir imkân olarak gören Bloch’un diyalektiği ise ne gerçekliğin ne de düşüncenin tarihsel ve uzamsal hareketi açısından böyle bir spekülatif tarih felsefesi kurgusuyla uzlaşır. Bir itme ve çekme hareketi olarak diyalektik, tarihi baştan başa kat eden kendiliğinden bir hareket olmak şöyle dursun, kendini birlik ve ilke olarak sunan soyut belirlenimin olumsuzlanarak bileşenlerinin açığa çıkması aşamasından bu bileşenlerin daha yüksek bir belirlenim tarafından yine birlik formunda örgütlenebilmesi için öznenin politik ve teorik müdahalelerini şart koşar. Yoksa maddedeki imkânlar zorunlulukla tek bir yönde işlemek zorunda değildir; gerçeklik ya da düşünce daha ileri bir form tarafından yeniden-üretilemezse, eskinin soyut belirlenimi tarafından geri ele geçirilebilir. Bloch, Thomas Müntzer’de, Bu Zamanın Ruhu’nda, İbni Sina ve Aristotelesçi Sol’da bu diyalektiği sırasıyla, dinsel ve teolojik argümanlar tarafından ele geçirilen baskılanmış taleplerde, faşizm tarafından manipüle edilen umutlarda ve en nihayetinde pozitivizm ve ekonomizm tarafından statikleştirilmiş maddede işe koşmuş, onların tarihsel geçmişinden doğru kavramını da yanında getirerek, bilincin daha yetkin ve ileri bir formuyla yeniden kavramsallaştırmıştır. Bloch literatürünü, onun bu zamana kadar daha fazla ilgiye mazhar olmuş temalarının yanında, materyalizm ve diyalektiğe yapmış olduğu bu kuramsal müdahalelerle teoride bir kavga alanı olan felsefe açısından yeniden hatırlamanın ve tartışmanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

kampfplatzBir Yönetmen Üç Yorum köşesini ise Ken Loach sinemasına ayırıyor. Umudun felsefesini umudun sinemasıyla taçlandırıyor da diyebiliriz. Zira Loach’un televizyon dizileriyle başlayan, Kerkenez (1969), Gizli Ajanda (1990), Riff-Raff (1991), Ülke ve Özgürlük (1995), Carla’nın Şarkısı (1996), Benim Adım Joe (1998), Ekmek ve Güller (2000), Afili Delikanlı (2002), Özgürlük Rüzgârı (2006), Meleklerin Payı (2012) ve Ben, Daniel Blake (2016) gibi başyapıtlara ev sahipliği yapan uzun kariyeri, umudun çalkantılı serüveni olarak da pekâlâ yorumlanabilir. Adını anmış olduğumuz filmlerin her biri, umut etmenin nafile bir çaba, umudu örgütlemenin ise tarihsel bir görev olduğunu ilan ederler adeta. Loach’un alelade bir iyimserliği yoktur dolayısıyla. İktidarın zora dayalı işlediğini göz ardı etmediğimiz sürece böyle bir beklentiye kapılmamalıyız. Aksine şiddet ve baskı kıskacında güçten düşen umudu besleyecek yeni kanalların arayışıdır bize telkin edilen.

Şüphesiz ki, taraflı bir sinemadır Loach’unki. Ama bu taraflılık hakikatten feragat etmez. Bilakis sıkı sıkıya tutunur ona; bilgi üretim süreçlerini her geçen gün farklı mecralardan domine etmenin incelikli yollarını keşfeden iktidar dispozitiflerine inat Loach sineması hakikatin üzerindeki sır perdesini kademe kademe kaldırır her bir filminde. Sahne dışına itilenleri sahneye yeniden davet eder; hasıraltı edilenleri, beyazperdede karşımıza çıkarır. Adeta adım adım gösterir iktidarın ne olduğunu ve yavaş yavaş öğretir umudu örgütlemeyi. Birkaç damla gözyaşı da eşlik edebilir bu netameli öğrenme sürecine, öfkeden sıkılan dişler de, ansızın patlayan kahkahalar da. Zira içinde hem iktidarın zorunu hem direnenin zekâsını, gördüğü zulmün, çektiği ızdırabın izlerini taşır. Hem birleşe birleşe çoğalan çokluklar hem bölüne bölüne dağılıp yok olan bütünlüklerle doludur Loach’un hikâyeleri. Elbette üç yazıyla tüketmek mümkün değildir bu kariyeri ama cevherini çekip çıkarmak, umudun felsefesiyle sinemasının kesiştiği yere ışık tutmak, sadece “bir zamanlar” değil her zaman güzel olan bir ihtimalin peşine düşmek hiç değilse denemeye değer…